Vadedilmiş Kan

· 9 dakikada okunur
Vadedilmiş Kan
Fotoğraf: Victor Kallenbach / Unsplash

Kral babasının gölgesi altında kalmaya daha fazla tahammül edemeyen Prens Rai, onu öldürmeye karar verdi. Bu planını gerçekleştirmek için uzun süre uygun bir an kollamış olsa da yardım hiç beklemediği bir yerden gelecekti. Bir gün, karanlık işlerle uğraştığı iddiası ile babasının huzuruna kimsesiz bir koca karı getirildiğinde Rai, bu kadının hikmetli ellerinde derman bulabileceğini ümit etti. Babası, kadının ilk gün doğumunda infaz edilmesi emrini vermişti. Yasalar açık ve kesindi, iblisle iş birliği yapan onun yanına gönderilirdi. Sabretmek nedir bilmeyen genç prens, kimsenin onu takip etmediğine emin olduğu bir saatte koca karının tutulduğu zindana indi.

“Eğer bana yardım edersen, değersiz canını bağışlarım,” dedi.

Koca karı güldü. “Sidikli bir prensin canımı bağışlamaya gücü yeter mi?”

Rai öfkeden kızarmıştı, bunu fark eden kadın daha da keyiflendi.

“Eğer yardım edersen kralın olurum ve seni özgür bırakırım.’’

Kocakarı ölümden korkuyormuş gibi görünmüyordu, zindana atılırken dahi hiç itiraz etmemişti. Prensin teklifini kabul etti ancak bir şartı vardı. “Kilitlerimi çöz ve yarını bekle.”

Rai bu tekliften hiç hoşlanmamıştı ama kocakarının kararı kesindi. Geri dönüşü olmadığını anlayan prens, zindanın kilidini açtı ve kadını serbest bıraktı. Karanlık koridorda kaybolmadan önce kocakarının dişsiz ağzından bir fısıltı çıkmıştı. “Bir bedeli olacak.”

Genç prensin gözüne o gece bir nebze olsun uyku girmemişti. İpek çarşafının üzerinde kara kara düşünürken bir yandan kocakarıya güvendiği için kendine kızıyor, bir yandan da kendini başında tacıyla hayal ediyordu. Izdırap dolu bu gece, onun için tahmin ettiğinden de uzun sürecekti.

Ertesi gün, güneş ağarmadan hemen önce çan sesleri tüm şehirde yankılandı. Kral yatağında ölü bulunmuştu. Hekimler, ölüm sebebinin talihsiz bir kalp hadisesi olduğunu söylemişlerdi. Çiçeği burnunda kral başına yeni tacını, yüzüneyse kederli maskesini taktı ve babasını halkın önünde son yolculuğuna uğurladı.

Kral Rai, sonunda istediği gücü elde etmenin verdiği memnuniyetle babasından devraldığı diyarı sefa içinde yönetmek isterken işler hiç de planladığı gibi gitmiyordu. Krallık, o güne dek emsali görülmemiş bir borcun altına girmişti. Açlıktan gözü dönen halk yer yer isyana kalkışmış ve krallarının yüceliğini sorgulamış olsa da Rai, kısa sürede zor kullanarak onları bastırabilmişti. Merhum kralın kendi oğlu gibi büyüttüğü Maor, ilim eğitimini tamamladığında evine dönerken manevi babasını tahtında, krallığı ise bıraktığı kudretinde görmeyi umuyordu. Ancak karşısına çıkan şey, beraber büyüdüğü Rai’nin eseri olan hayal kırıklığından başka bir şey değildi. Yıllarca sükûnet içinde ilişki yürütülen komşu beylikler de muhatap oldukları bu yeni kralın babası gibi olmadığı gerçeğini idrak etmişlerdi. Çok geçmeden, diyarda çirkin bir soru işareti oluşmaya başladı. Kral Rai’nin neden bir varisi olmuyordu?

Dedikoduların kaynağını yok etmekte üstüne olmasa da bu gerçek, Rai’nin asık suratının en büyük sebebiydi. Yıllar içinde bir sürü eş değiştirmiş ve tohumunun güçlü olduğunu herkese kanıtlamak istemişti. Ancak ne kadar yalvarırsa yalvarsın, tanrılar krala bir varis bahşetmiyorlardı.

Bir gün, hiç kimsenin daha önce adını duymadığı ve yüzünü görmediği yaşlı bir seyyah, kralın huzuruna çıktı.

“Ben kulunuz Vona, çok değerli kralımızın derdine derman olmaya geldim,” dedi. Yaşlı adam kendini ona sunar sunmaz Rai’nin badem gözleri parıldamıştı. Her şeyi bir köşeden izleyen Maor, kralını nereden geldiği belirsiz bu yabancı hakkında uyarsa da Rai kulaklarını tıkadı. Koltuğunu sağlama alacak çözüm bu yabancının ellerinde olabilirdi. Seyyah, krala bir iksir verdi; kulaklarına eğilerek bir dua fısıldadı ve onu yanağından öptü.

“Eğer sıhhat olursan, dile benden ne dilersen,” dedi Kral sevinçle.

Seyyah, gülümsedi ve bir elini göğsüne koyarak krala saygılarını sundu. Taht odasını terk ederken dudaklarından belli belirsiz bir fısıltı çıkmıştı.  “Bir bedeli olacak.”

İki dolunay sonra ebeler, genç kraliçelerinin gebe olduğunu duyurdular. Diyarın sesi en berrak ozanları, eli en lezzetli aşçıları ve beli en kıvrak dansçıları doğacak çocuğun şerefine aceleyle şehre çağrılmış ve her birinin avuçlarına birer altın kesesi bırakılmıştı. Kral biricik çocuğu için hiçbir masraftan kaçınmamış ve o güne dek görülmedik cömertliğini takınmıştı. Tanrılar onu nihayet duymuşlardı.

Ne var ki güzel kraliçe iyi değildi. Zavallı kadının teni günden güne soluyor, narin bedeni yataktan çıkamayacak kadar bitap düşmeye başlıyordu. Hekimler onun adına duydukları endişeyi dillendirmeye cesaret edemeseler de ortak fikirleri aynıydı, kraliçenin bu gebeliği sürdürmesi imkânsızdı.

Bir gece vakti, kraliçenin acı dolu sancıları başladı. Yavrusunun sapasağlam doğması için yalvaran kadının feryatları kalenin her bir köşesinden duyulabiliyordu. Saatler süren kanlı savaşın ardından kraliçe son bir kez ıkınırken bacaklarının arasından gözleri babası gibi kapkara bir oğlan çocuğu süzüldü. Beklenen varis ilk nefesi için ağladığında odadaki herkesin yüzü gülüyordu. Kral Rai yavrusunu kucağına aldı ve ona ismini bahşetti. “Dorean.”  Biraz sonra yorgun kraliçe derin bir iç çekti, güzel yüzü sonsuz huzura gülümserken rahminden kanlar içinde son bir şey düştü.

Annesinin cansız bacakları arasında yatarken aradığı tek şey sıcak bir bedendi. Teni kar kadar beyaz, gözleri kan kadar kırmızıydı. Kabuslardan kopup gelmiş bu bebeği gören ebeler çığlıklarını kendilerine saklayamamışlardı. Kral Rai, korku ve tiksinti dolu gözlerini ikinci oğlundan ayıramıyordu. “Bu size ait değil kralım, bu iblisin tohumu,” dedi ebe kadın, çocuğu annesinin kanlı çarşafına sardı ve bir bohça gibi babasına uzattı. Rai ona dokunmadı, bir isim bile vermedi. Kucağında oğluyla odayı terk ederken sadece emretti. “Öldürün.”

Eli titreyen ebe kadın, bohçanın ağzını kapadı ve içindeki şey hareket etmeyinceye dek bekledi. İşi bitince, onu uzak bir yere gömmesi için nöbetçilerden birine verdi. Genç asker, varislerini kutlayan gürültülü kaleden uzaklaşıp ıssız ormana girinceye dek elinde taşıdığı şeyin ne olduğu sorgulamadı. Önce zayıf ağlama seslerini duydu, sonra küçük çırpınışları hissetti. Bohçayı açtığında dehşet ve merhamet, vücudunu aynı anda ele geçirmişti. Ona bakan iki küçük kırmızı göz, sarmalandığı kanlı çarşafı annesinin göğsü gibi emerken huzur doluydu. Biraz sonra genç asker, ona yaklaşan bir şeyin varlığını sezdi. Belindeki kılıcına davrandı ve ay ışığının süzüldüğü ormanda kendine bir çıkış yolu aradı. Ensesinde soğuk bir nefes hissettiğinde arkasına bakmaya fırsatı bile olmadan vücudundaki tüm can patlayan damarlarından akmaya başlamıştı. Ölümün tatlı kollarına kendini bırakırken gördüğü son şey, gümüşi silüetin kucağında bohçayla karanlığa karıştığıydı.

O gece yaşanan olayları bir daha kimse konuşmadı. Şahit olan herkesin ağzı, Kral Rai’nin isteği üzerine uykularında susturulmuştu.

Yıllar birbirini kovaladı. Prens Dorean büyüdü, serpildi, kuvvetlendi... Yorgun düşen ihtiyar babasının yerini almak için artık hazırdı. Kral Rai, ölmeden önce oğluna sarsılmış bir krallıktan başka bir şey bırakmamıştı. Dorean, babasından ona miras kalan bu diyarı küllerinden yeniden doğurmaya ant içti, babasının hatalarını asla tekrarlamayacaktı. Yine de yanında tecrübeli birinin olmasına ihtiyacı olduğunu biliyordu, bu yüzden çocukluğundan beri ona akıl hocalığı eden Maor’u yanından asla ayırmamaya karar verdi. Yeni krallarının cevherini gören halk onu yüreklerinin içine aldılar, sıhhati için tanrılarına her gece dua ettiler. Hasta diyarın uzun süredir beklediği nefes, Genç Kral Dorean’ın dudakları arasındaydı.

Ancak kan ter içinde bir ulağın alaca karanlık vakti kalenin kapılarına dayandığında anlatacağı şey, Dorean’ı hiddetlendirecek ve onu büyük bir kaosa sürükleyecekti.

“Her şey göz açıp kapayıncaya dek gerçekleşti. Önce keskin çığlıkları duydum, dışarıya çıktığımda ciltleri mermer kadar donuk cesetleri gördüm. Tam orada, kızıl dişleriyle sömürdüğü bedeni ayakları ucuna atarken bana baktı. Gözleri parlak yakuttan, uzun saçları beyaz inciden yapılmıştı. Sıra bana gelecek sanmıştım ama bir anda gecenin içinde kayboldu. Hayatımda ne onun kadar güzel ne de onun kadar dehşet verici başka bir şey gördüm.”

Çıldırmış gibi bakan ulak sözlerini bitirdiğinde Dorean, maharetine güvendiği on adamını köyü araştırmaları ve yaratığı bulmaları için görevlendirdi. Günler boyu bekledi, kâbus dolu geceler geçirdi ancak geriye dönen hiç kimse olmadı. Birbiri ardına kulağına çalınan vahşet hikâyeleri, genç kralı derin bir buhrana sürüklemeye başlamıştı. Korumaya yemin ettiği tebaası katledilirken onun elinden hiçbir şey gelmiyor, sahip olduğu kudretin hiçbir zerresinin önemi kalmıyordu. Çok sevdiği Maor ona bir ihtimalden söz ettiğinde gözlerinin feri yerine geldi.

“Bir adamdan bahsedilir, ona Kör Kurt derler. Rivayete göre bu adam, ıslak diyarda yaşar ve eline geçen her habis yaratığı ait olduğu yere geri göndermeyi iyi bilirmiş.”

Dorean bu adamın bir an önce bulunması emrini verdi, kaybetmeyi göze alacak zamanı yoktu.

Birkaç gün sonra Kör Kurt bulunup huzuruna sunulduğunda Dorean, ona neden bu ismi taktıklarını anlamıştı. Adamın gözlerinin yerinde sadece et parçası vardı.

“Kralın benden istediği bir şey varmış diye duydum, emrinize amadeyim efendim. Yine de belirtmeliyim ki fiyatım oldukça fazladır.”

“Karşılığı neyse misliyle ödenecektir. Talebin nedir?” diye sordu Dorean bu garip adama.

“Yaratığın kellesini kendime saklarım.” dedi Kör Kurt.

“Tek isteğin bu mudur?”

“Evet, budur.”

Dorean’ın da bir isteği vardı. “Beraber gideceğiz, yaratığın öldüğünden emin olmalıyım.”Bu yabancıya güvenmiyordu.

Kör Kurt ikilemedi, çirkin ağzıyla keyifle gülümsedi. “Hay hay.”

İkili zaman kaybetmeden atlarına binip yola çıktılar. Dorean, yanına dedesinden ona kalan ve babasının elini bile sürmediği altın kabzalı kılıcını almıştı. Kılıç, ortalama bir insan evladının kolayca tutamayacağı kadar ağırdı ancak Dorean, aile yadigarına layık olacak kadar kuvvetliydi. Kör Kurt’un ise içinde ne olduğunu kendine sakladığı teçhizat çantası ve yol arkadaşından başka bir şeyi yoktu. Dorean’ın içini tarif edemediği bir duygu kapladı. Bu vahşet senaryosu nihayet bitecek miydi? Yoksa kendini asla gerçekleşmeyecek bir hayale mi kaptırmıştı? Korkuyordu. Ne tek çıkış yolu olarak gördüğü garip adamdan ne de gecenin getireceklerinden… Başarısız olmaktan korkuyordu. Yüreğine kondurmaları için tanrılarından hidayet diledi.

Yol boyu sessiz kalan Kör Kurt durmaları için işaret verdi. Kemerli burnuyla etrafını kokladı ve atından indi. Cebinden paslı, eski bir hançer çıkarıp Dorean’ın baldırına hızlı bir sıyrık attığında genç kral, acıyla inleyip atından düştü.

“Seni fark etmeyeceğimi mi sandın? Oysa kanın buram buram pislik kokuyor,” dedi Kör Kurt, sesi zafer doluydu. Hançeri Dorean’ın boynuna tuttu ve çirkin bir kahkaha attı. “Ödememi her zaman peşin alırım.”

Dorean, hançeri kendinden uzak tutmak için tüm gücüyle direndi. Ancak bacağı ateşe atılmış gibi yanıyor, onu tüketiyordu. Basit bir kesiğin ona bu kadar ızdırap verebileceğine ihtimal dahi veremezdi. Dorean tam pes edeceği sırada Kör Kurt, başka bir şeyin kokusunu aldı ve kafasını kaldırıp ellerini kralın üzerinden çekti. Tüm dehşeti alın çizgilerine dolmuştu. Bunu fırsat bilen Dorean, adamın burnuna sert bir yumruk attı ve sürünerek altından kurtuldu. Kendiyle birlikte yere düşen kılıcına uzanırken gözleri, kıpkırmızı başka bir çift gözle buluştu.

İnce figürlü beyaz adam ona yaklaşırken Dorean, bacağından yayılan sıcak zehrin yavaş yavaş tüm bedenini ele geçirmeye başladığını hissediyordu. Kaçamadı, kaçmak istemedi. Karşısında duran güzel varlığın bakışlarında yatan bir şefkat vardı. Yüzünün kendi yüzüne ne kadar benzediğini fark etti. Yalnızca daha mükemmel, daha soğuk ve daha şeytaniydi. Kör Kurt küfrederek kendine geldiğinde aradığı ilk şey paslı hançeri oldu. İncinmiş burnu onu zorlasa da toprağı koklayarak hançeri bulmayı başarabildi. Önce yeni gelen adamın işini bitirmek istedi, onun kokusu diğerinden daha tehlikeli ve daha saftı. Yakut gözlü yaratık kafasını Kör Kurt’a çevirince bakışlarındaki tüm şefkat kayboldu. Beyaz kaşlarını çattı ve keskin, öfke dolu bir ses çıkardı. Elindeki hançerle ona yaklaşmakta olan gözsüz adamın damarlarındaki kan onu cezbetmekten çok tiksindiriyordu.

Dorean, birbirini öldürmeye ant içmiş iki adamın şiddetli kapışmasını izlerken bilincinin onu terk etmeye başladığını hissetti. Ölümü bu kadar yavaş mı olacaktı? Belki de Kör Kurt’un hançerine karşı koymamalıydı, her şey daha çabuk bitebilirdi. Izdırabı o kadar büyüktü ki buna bir son vermek istedi ancak kılıcını kaldıracak gücü kendinde bulamadı. Kulaklarına derin, acı dolu bir haykırış çalındı. Kimden geldiğini bilmiyordu. Biraz sonra, gözlerini kapadı.

Kör Kurt’un paramparça olmuş bedeninden akan sıvı yattığı toprağı yeşile boyarken güneş, karanlığı delmeye başlıyordu. Maktulünü çürümeye bırakan beyaz yaratık, diğer tarafta baygın halde yatan genç adama yöneldi. Onu kucağına aldı ve dişlerini geçirmeden hemen evvel kulağına bir şey fısıldadı.

“Hoş geldin, kardeşim.”

Bu öykü, Kayıp Rıhtım'ın "Vampir Öyküleri" temalı 139. Öykü Seçkisi'nde yer almıştır.

Vadedilmiş Kan
Öykü Seçkisi’nde okumak için: Vadedilmiş Kan – Aylık Öykü Seçkisi Kral babasının gölgesi altında kalmaya daha fazla tahammül edemeyen Prens Rai, onu öldürmeye karar verdi. Bu planını gerçekleştirmek için uzun süre uygun bir an kollamış olsa da yardım hiç beklemediği bir yerden gelecekti. Bir g…
Mastodon